Aşklar ve Ayrılıklar

Marina Abramović, sıradışı performanslarıyla nam salmış bir sanatçı.



1974 yılında gerçekleştirdiği “Rhythm 0″ adlı performansında bir galerinin ortasında durarak önüne çeşitli objeler yerleştiriyor. Bunlar arasında makas, tabanca, ip, zincir, gül, jilet benzeri 72 farklı obje var. Objeler ve Marina’nın önünde ise “sanatçıya istediğinizi yapabilirsiniz” yazıyor. Performans sırasında izleyiciler önce Marina’ya dokunuyor, öpüyor, gülü hediye ediyor; sonra ise vahşileşerek üstünü yırtmaya, boynunu jiletlemeye, ona korkunç derecede zarar vermeye başlıyorlar. Bu sürede sanatçı kıpırdamıyor. 6 saat sonunda birisi tabancayı eline aldığında galeri sahibi geliyor ve “gösteri bitti” diyor. Marina kan revan içerisinde performans konsantrasyonundan çıkıyor ve izleyicilerin üzerine yürümeye başlıyor. İnsanlar, kendi yarattıkları vahşetten koşarak kaçıyorlar…

Abramović, yine bir performans sanatçısı olan sevgilisi Ulay ile 1975 yılında tanışıyor. İki sevgili büyük bir aşk yaşıyorlar ve birlikte oldukları yıllar içinde birçok farklı iş, eser yaratıyorlar.






İkilinin en büyük hayallerinden biri ise Çin Seddi’nde bir performans sergilemek...



Yıllarca izin almak için uğraştıktan sonra performansı gerçekleştirmek için fırsat buluyorlar ama “ufak” bir sorun çıkıyor. Marina, Ulay’ın kendisini aldattığını ve diğer kadının hamile olduğunu öğreniyor. Hamilelik durumundan dolayı ilişkilerini bitirme kararı alıyorlar. Ve bunu ruhani bir yolculuk sonrasında yapmak istiyorlar.


İki sevgili, Çin Seddi’nin farklı taraflarından yürümeye başlıyor. Günlerce, kilometrelerce süren yolculuktan sonra ortada buluşuyorlar. Birbirlerine son kez bakıyor, sarılıyor, dokunuyor ve ayrılıyorlar.



Aralarında Çin Seddi kadar büyük duvarlar giriyor, Ulay diğer kadın ile evleniyor. Bu ayrılık tam 21 yıl sürüyor. 2010 yılında Marina, New York’ta “The Artist is Present” performansını gerçekleştirirken…



“The Artist is Present”, Marina Abramović’in 2010 yılında gerçekleştirmeye başladığı performansıdır. Sanatçı, günlerce oturduğu yerden kalkmaz ve karşısına gelen insanlar ile “bakarak” iletişim kurar. Bu performans tam 736 saat sürüyor! Nedeni bilinmeyen bir şekilde birden Ulay çıkıp geliyor. Hayatınızın, aşk eksenindeki en anlamlı yüz ifadelerini görmeye hazır olun.



*Kaynak: Onedio

Ellerinize ve Yalana Dair

bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
arılar gibi hünerli, hafif,
sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.
bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
ve insanlar, ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi,
halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız.
ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
insanlar, ah, benim insanlarım,
hele asyadakiler, afrikadakiler,
yakın doğu, orta doğu, pasifik adaları
ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden coğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
insanlarım, ah, benim insanlarım,
avrupalım, amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
kolay atlatılırsın...
insanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
söz yalan söylüyorsa,
ses yalan söylüyorsa,
ellerinizden geçinen
ve ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatlı,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.


Olgun Yemişler Ağaca Tutunamaz

Aynaya baktığımız sureti tanıyamayız her zaman. Belki alışkanlıktan. Hani ilişkilerde de olur ya, sık sık baktığın kişiyi görmeyebilirsin de, ne zaman ki sorun olur ya da başka bir şey, o zaman ilk kez görür gibi bakarsın. Ayna da öyle bir şey...

Bazen hayalindeki yüze bakıyorsun, bazen gelecekte neye benzeyeceğine, bazen geçmişte tanıdığın ve hep bildiğin haline, bazen hiç tanımadığın şekle bürünmüşüne...

Bu sıra beyin kalpte, kalp beyinde hükümran...

Nankörüz elbet. Acıyı "gerçekten" tatmak için ölüm gerekiyor. İnsan başka türlüsünü anlamayacak bir varlık çünkü. Başlangıca dönmek, döndüğümüz yerin son olduğunu da bilmek... Ölmek gerekiyor aslında. Belki de sırf doğum ve ölümdeki arınmayı, saflığı, kazanma ve kaybetme arasındaki vazgeçilmezliği yaşamak adına... Ben öldüm. Sırf yeniden dirilmek adına...


Bit Palas



*Gidemeyenler'den olmanın en kötü yanı gidememek değil, kalamamaktır aslında; seni kışkışlayan toprakta penah aramaktır hala.

*Onlara kalsa, her ay karneyle verilmeliydi insanlara kelimeler. Herkes, ağzından çıkan sözlerin, tıpkı içtiği su, işlediği toprak gibi kıt kaynaklardan olduğunu, konuştukça sınırlı payından tükettiğini bilmeliydi.

*Abisi "bir şey olmak", ablası "her şey olmak" isterken, o da yıllar boyu yalnızca "olmamak" istemişti.

*Evham insanın dışında değil, insan evhamın içinde barınırdı. Çünkü korku ve kaygı ve kuruntu, "her şeyin başka türlü olması ihtimalinin dehşeti"nden beslenir. (İşte evin, arkadaşların, vücudun, ailen... Bunlar senin ama maalesef, bir gün elinden alınabilir!) Evham'a gelince, o, "hiçbir şeyin başka türlü olmaması ihtimalinin dehşeti"nden beslenir.(İşte evin, arkadaşların, vücudun, ailen... Bunlar senin ve maalesef, hep böyle kalabilir!)

*Sarhoşların araba sürmeleri sakıncalıdır. Bunu herkes teslim eder. Ne var ki, sarhoşların telefonu kullanmaları, araba kullanmalarından çok daha ölümcül sonuçlar doğurabildiği halde bu konuda hiçbir düzenleme mevcut değildir. Sarhoşken araba kullananlar rasgele hedeflere çarpar: aniden karşılarına çıkan talihsiz bir ağaç, kendi halinde seyreden ilgisiz bir araç... Ne bir kasıt vardır bu kazalarda, ne de bir amaç. Sarhoşken telefonu kullananlar ise gidip mutlaka sevdiklerine çarpar.

*Zina halindeki erkekler niteliği önemser: eşlerinden gördükleri sevginin daha farklısını bir başka kadından görmek hoşlarına gider. Zina halindeki kadınlar ise niceliği önemser: eşlerinden gördükleri sevginin daha fazlasını bir başka erkekten görmek hoşlarına gider.

*"Denizin kıyısında durmuşuz. Ayaklarımızı suya salmışız Ethel. Sen diyorsun ki 'şu ilerideki elli beşinci dalgaya yüzelim birlikte. Bak o dalga ne kadar güzel!' Ben de 'hangisi?' diye soruyorum. Daha sorumu bitirmeden yer değiştirmiş oluyor senin işaret ettiğin dalga. Bak artık söylediğin yerde değil. Elli beşinci değil de otuz beşinci olmuş şimdi. Giderek yaklaşıyor. Yani zaten o bu tarafa geliyor. Gelirken de elbet bir şeyler getiriyor yanında. Şimdi önünde iki seçenek varr. Ya atlayacaksın denize, dalgaları filan unutup, sen de bir katre olacaksın onun içinde. Ya da kıyıda durup, bekleyeceksin. Dalgaların kıyıya vurup, parçalanmasını seyreyleyeceksin. O zaman da onlar birer katre olacak gözlerinin önünde. İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse. Ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde."

*"Her insan yeryüzündeki aynasını arar," demişti kimi âlimler, "onunla bir olmak, onda kendini bulmak için."

*Bir insanı tanımayı arzulamak, kof bir vaattir ve büyük külfet! Günler, geceler, haftalar, seneler boyu dinlemeyi ve gözlemeyi, didiklemeyi ve hissetmeyi, deşmeyi ve dermeyi gerektirir; kabukları kaldırabilmeyi ve altlarından ince ince sızacak, belki de fışkıracak olan kanı görmeye tahammül edebilmeyi... Bunca zahmete katlanamayacak olduktan sonra, daha yolun başındayken dönüp, bu işe hiç kalkışmamak yeğdir.

*Kapalı bir sandığın içinde günışığına çıkmayı bekleyen, kıymeti bilinmemiş bir define değilim ben. Hakkımda soracağın her sorunun cevabı üş aşağı beş yukarı sende saklı zaten. Beni keşfetmeye çalışmanı da, keşfettiğini sanmanı da istemem. Tanımak zorunda değiliz birbirimizi, daha bir arpa boyu tanıyamamışken kendimizi. Başkaları hakkında edinilen bilgiler, çöplükten gelişigüzel çıkarılan yiyeceklere benzer. Tadına varamayacak olduktan sonra, kokutmak zorunda değiliz beynimizde.

*Bir insanı sevmek, gâmhanesinde bir türlü huzura erememiş hikâyeleri tomar tomar çıkartıp, birer birer temize çekmek demektir. Aşk ise, o hikâyelerin peşi sıra dalıp sevdiğinin hayalhânesine, onun tasvir ettiğinden daha ötesi ve tezyin ettiğinden daha çirkiniyle karşılaştığın halde, çıkmayı istememektir oradan.

*Kaybetmek istemiyorum onu. Kaybetmek değil, esirgemek istiyorum, "ol!" demekle kâinatı olduran tanrısının, "öl!" demekle düşmanlarını öldürdüğünü zanneden bu naif kulunu.

Bu Blogda Ara

Blog Arşivi

Popüler Yayınlar