Pinhan
....
Senin yüreğine gurbet düşmüş bir kere, kavli karar etmişsin göçmeye. Gönlün o yöne akmış Pinhan, elden ne gelir.
....
Görünenle yetinirsen eğer, sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan, kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil, tırtıla sevdalanırsın.
....
Sade tırtıl ile kelebek değil elbet. Sakın ola hor görme Pinhan; canları hor görme. Bak bu gayb alemine, bir kendini gör. Bak kendine, cümle mahlukatın özünü gör. Devri tamam olan gelir, devri tamam olan gider. Gelen, gidende saklıdır; giden gelende saklı.
....Bir de baktım ki, ben ben değilim artık, suretim başka bir suret, ismim bir başkasının ismi. Gönlüm ne yöne akar ben ne yöne, verdiğin emaneti yitirdim yollarda; hata ettim, kusur ettim, affola...
Muz Sesleri
....
Sana bir hikayeden başka verebilecek hiçbir şeyim yok. Eğer bir gün dünyaya niye geldiğine lanet edersen, eğer ben o gün orada olamazsam, bil ki senin bir hikayen var. O kadar çok güzel insanın ölümünü gördüm ki, öğrendim. Ne yaparsan yap sadece bir hikaye kalıyor geriye. Anlatılınca yalan gibi, hiç olmamış gibi gelen.
....
Şehir ikiye bölünürken bize de bir şey oldu Filipina. Acı, insanları gövdelerinin dışına kaçırır. Acının gövdelerinden geçmesini beklemek için etlerinden gider insanlar. Bazıları bir daha hiç geri dönmez. Tuhaf olan şu ki, bu toprakların tarihi baştan sona bununla ilgili olmasına rağmen kimse çocuklara bunun bir gün onlara da olacağını öğretmez. Oysa ruh, böyle yas tutar. Gövdeden giderek. Ruh bir gün acısı geçtiği için değil, gidecek başka yeri olmadığı için geri döner. Şatila'dakilerin kendi etlerinden başka bir evi, ülkesi yoktur.
....
Bir insan bir insanda başka bir hayatın kapısını görünce aşık olur. Ne mutluluktur öte yandaki ne de tadıyla meraklandıran bir acı. Aşk diye buna denir: Bir insan bir insanda tekinsiz bir ev görür. Ben annende öyle bir kapı, öyle bir ev gördüm.
Ben, Hamza. Şatila Kampı'nda bilinen ismiyle Doktor Hamza. İsmime aldanma, her zaman ufak tefek bir adamdım. Kuru bir iman tahtası! Annen ise sanki tam büyüyecekken annesinin karnından erken atılmış bir kız çocuğu. İnsan, yarası yarasına denk geleni seviyor demek ki.
....
Hiç kimse olmaya cesaret et Filipina. Hikayeler orada başlar. Dişlerinin döküldüğü yerde...
Nisan yağmurunda Stanley Clarke
Cazın bir mevsimi olsaydı, tam da Nisan ayında baharı beklerken yağan yağmur gibi mevsimin müziği olurdu. Beklenmedik anlar, notalar, düzen ve düzensizliğin coşkusu gibi…
Müziğe başlangıcı akordeon olan, keman, viyolonsel denemelerinden sonra yaşıtlarına göre fiziksel gelişiminin kontrbasa daha uygun olduğunu düşünen Clarke, cazın dev isimleriyle çalışma fırsatı bulmuştur. Pharaoh Sanders ile başlayan yolculuğu, Chick Corea ile çalıştığı 70'lerin jazz-fusion akımının önemli gruplarından Return to Forever ile zirveye taşındı. Quincy Jones, Stan Getz, Art Blakey, Paul McCartney, Jeff Beck, Keith Richards, Aretha Franklin, Stevie Wonder, Chaka Khan, The Police, Herbie Hancock, Al di Meola, Bob Marley, Miles Davis gibi isimlerle çalışan ve 40’tan fazla albüm kaydeden usta müzisyen, son albümü ‘Up’ ile 45 yılı aşkın kariyerini İstanbul’da gözler önüne serdi.
Stanley, "Alembic" marka, "AlNiCo" manyetikli, kendisine özel üretilmiş bas gitarı kullanıyor. Kendine has kemikli tonlarının en önemli bileşeni de bu.
Stanley Clarke Band’e günümüz caz dünyasının en genç üyeleri eşlik ediyor. Akustik piyanoda Gürcistan doğumlu, 19 yaşındaki genç isim Beka Gochiasvili, davulda 20 yaşındaki Michael Mitchell, klavyede ise Cameron Graves usta müzisyenin grubuna özenle seçilmiş isimler...
Stanley Clarke’ın genç müzisyenleri ön plana çıkardığı, müzisyenlerin her birinin birbirinden yetenekli olduğu ve keyifle, yoğun enerji akışıyla çaldıkları konser ise dinleyenleri mest etti. Bas ile başlayan Clarke, kontrbasla devam edip, konseri yine bas ile bitirdi. Dinleyicilerin alkışları üzerine yeniden sahneye çıkarak 1976 tarihli başyapıtı ‘School Days’i yeni yorumuyla çaldı. İki saatin sonunda Clarke gibi bir ustayı dinlemenin tadı, unutulmaz bir gün yaşamanın tatlı hayaliyle son bulan konser, “Müzik en güzel hediye” dedirtti sevenlerine.
*Nisan 2015'te Serbestiyet.com için yazılmıştır.
http://serbestiyet.com/Kultur-Sanat/nisan-yagmurunda-stanley-clarke-134156
Gurme Cazkolik: Serdar Barçın
Sahnede her zaman solistin ilgi görmesine alışkınızdır ama söz konusu Serdar Barçın olunca, onun biraz daha fazla ön plana çıktığını görmek mümkün. Genç yaşında yakaladığı başarı, çok yönlülük ve azimle müzikte çok daha iyisini yapabilmek için uğraşırken, kendisine müziğin günümüzdeki yerini, oluşumunu, gelişimini sorduk.
1977'de İzmir'de doğan Serdar Barçın, daha öğrencilik yıllarında Sertab Erener'le çalmaya başlamış ve okulunun son yılında bir üst sınıfa atlayarak, Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Flüt Bölümü'nden mezun olmuştur. Çeşitli klüplerde çalan Barçın, İstanbul’a gelerek Soul&Stuff adlı soul r&b cover grubunda çalmaya başladı. İlk kez Yeni Türkü'yle bir konsere çıkan, ancak kazandığı sınavla birlikte Eskişehir Senfoni Orkestrası'na dahil olan Barçın, bu memuriyet düzeninin ona göre olmadığını düşünerek İstanbul'a tamamen yerleşir ve 2001 yılında fiilen Yeni Türkü'yle çalmaya başlar. O gün bugündür, grubun değişmez üyesi olan Barçın, grupta flüt, EWI, soprano ve alto saksafon çalmaktadır.
Sertab Erener, Işın Karaca, Ajda Pekkan, Zuhal Olcay, Sezen Aksu gibi isimlerle çalışmış, 2010 yılında ise kendi Jazz albümü olan Barbun'u yapmıştır. Halen Sertab Erener ve Şebnem Ferah'la da enstrümantist olarak sahne alan Barçın, aynı zamanda Robert College'de eğitmendir.
Türkiye'deki müzik eğitim sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Armoni, solfej, şan ve enstrüman tekniklerini iyi öğreten okullarımız, konservatuarlarımız vardı, fakat son 10 yılda çok değerli hocalarımızı kaybettik, sonraki jenerasyonda da daha çok hocalık yerine performans artistleri yerini aldı, bu yüzden bir eksiklik yaşanıyor devlet okullarında. Diğer olumsuz yönler ise, orta, lise ve üniversiteyi ayni branş hocası ile okumak, ayni binada ve şehirde eğitim almak, ki 10 yıldan söz ediyoruz, bence dezavantaj. Farklı hocaların tekniklerini farklı, atmosferlerde öğrenmek çok önemli veya okullar bir sure sonra yurt dışında zorunlu eğitim planı sağlamak zorunda, aksi takdirde vizyonal olarak, öğrenci eksikler ile mezun oluyor. Özel okullardan Bilkent Sahne Sanatları Akademisi bu eğitimleri mümkün olduğunca vermeye çalışıyor. 4 yıllık müzik akademilerinin ise çok eksiği olduğunu düşünüyorum. Köklü müzik eğitiminin yolu, erken yaşta konservatuarlardan geçiyor.
Günümüzde alaylı müzisyenlerin sayısı dikkat çekmekte. Eğitimli müzisyen olmak ne gibi artılar katar?
Göreceli bir soru… Hiç eğitim almadan, çok iyi yerlere gelmiş çok fazla müzisyen var tabii ki. Ama eminim eğitimli olmamalarının eksikliği hep karşılarına çıkıyor ve bunu kapatmak için değişik çabalar harcanıyordur. Küçük yaşta gazete okur gibi nota bilmek, armoni ve teori öğrenmek, elbette ki yaklaşımınızı akademik yönde etkiliyor. Hiç eğitim almamış bir adam, senfoni orkestrasına veya konservatuarda hoca olarak, hiçbir kuruma giremiyor. Ama girmeye çalışmıyor da olabilir. (Gülüyor)
Dünyada müzik anlamında en iyi eğitim veren ülke neresidir?
Armoni, solfej, şan ve enstrüman tekniklerini iyi öğreten okullarımız, konservatuarlarımız vardı, fakat son 10 yılda çok değerli hocalarımızı kaybettik, sonraki jenerasyonda da daha çok hocalık yerine performans artistleri yerini aldı, bu yüzden bir eksiklik yaşanıyor devlet okullarında. Diğer olumsuz yönler ise, orta, lise ve üniversiteyi ayni branş hocası ile okumak, ayni binada ve şehirde eğitim almak, ki 10 yıldan söz ediyoruz, bence dezavantaj. Farklı hocaların tekniklerini farklı, atmosferlerde öğrenmek çok önemli veya okullar bir sure sonra yurt dışında zorunlu eğitim planı sağlamak zorunda, aksi takdirde vizyonal olarak, öğrenci eksikler ile mezun oluyor. Özel okullardan Bilkent Sahne Sanatları Akademisi bu eğitimleri mümkün olduğunca vermeye çalışıyor. 4 yıllık müzik akademilerinin ise çok eksiği olduğunu düşünüyorum. Köklü müzik eğitiminin yolu, erken yaşta konservatuarlardan geçiyor.
Günümüzde alaylı müzisyenlerin sayısı dikkat çekmekte. Eğitimli müzisyen olmak ne gibi artılar katar?
Göreceli bir soru… Hiç eğitim almadan, çok iyi yerlere gelmiş çok fazla müzisyen var tabii ki. Ama eminim eğitimli olmamalarının eksikliği hep karşılarına çıkıyor ve bunu kapatmak için değişik çabalar harcanıyordur. Küçük yaşta gazete okur gibi nota bilmek, armoni ve teori öğrenmek, elbette ki yaklaşımınızı akademik yönde etkiliyor. Hiç eğitim almamış bir adam, senfoni orkestrasına veya konservatuarda hoca olarak, hiçbir kuruma giremiyor. Ama girmeye çalışmıyor da olabilir. (Gülüyor)
Dünyada müzik anlamında en iyi eğitim veren ülke neresidir?
Klasik Batı Müziği ve Çağdaş Müzik Okulları: Almanya, Fransa, Rusya, Avusturya, Hollanda gibi ülkelerde çok iyi seviyelerde. Çağdaş müzik, film scoring, jazz: Amerika, Kanada ve Avustralya' da çok iyi durumda, şan ve pperada ise, İtalya, Viyana, Almanya'da çok ileri eğitim verilmekte. Romanya ve Çekoslovakya'da da çok iyi okullar olduğunu duydum.
Türkiye'de pek çok sanatçıyla çalıştınız, ancak çoğu sanatçı yurt dışına açılamıyor. Sizce bunun sebebi nedir?
Bence yeteri kadar donanıma sahip değiller. İlk olarak dil sorunları var. Yabancı dili konuşamıyorlar demiyorum, şarkı söylerkenki İngilizce'de olan artikülasyonu uyduramadıklarını görebiliyoruz. Indieli bir şarkıcı çok güzel İngilizce şarkı söyleyebiliyor ama! Belki de kulağı daha çok geliştirmek ve bu işe kafayı takmak lazım. Bizim şarkıcılar müzikteki armoni, solfej ve teoriden bihaber. Kolay yoldan zirve meselesi yani... Çok çalışmak, çok dinlemek ve canlı konser izlemek lazım. Bir de tembellik var tabii, şöhret sonrası "ben oldum" diyen yüzlerce şarkıcı var, bunlar da artık her şeyi hallettiğini düşünerek çalışıp kendini geliştirmiyor. (İstisna birkaç isim dışında)
Barbun isimli bir albümünüz var. İsmi neden Barbun ve bir sonraki projeniz ne olacak?
Barbun isimli bir albümünüz var. İsmi neden Barbun ve bir sonraki projeniz ne olacak?
Balık kutsal bir canlı öncelikle. Sadece soframızı şenlendirdiği için değil, denizdeki hali, renkleri, zekası muhteşem bir hayvan. Lezzetinin dışında, denizde yüzerken görmüşseniz gökkuşağı gibi renkleri ile denizi ışıtır, mükemmel bir görüntüye tanık olursunuz. Yeni iki üç projeyi birden kayıt edeceğim, ama isim belli değil henüz.
Kendi müziğiniz dışında neler dinlemekten hoşlanıyorsunuz?
Bu çok uzun bir cevap olmalı tabii. Ben bir odyofil olduğum için öncelikle mp3 hayatımda yok! Plak ve orijinal kayıtlar dinliyorum her zaman. Bu söylediğim, mikro detaylar için çok çok önemli. Sıkıştırılmış bir müzik, press edilmiş duygulardır bir yandan! Orada çok şeyi kaçırır ve duyamazsınız. Müzik tarz veya stillerine gelince, benim için müzik tektir! İyi müzik... Burada çölün ortasında kayıt edilmiş Tinariwen Tassili albümünden, Dave Binney'in Balance albümü, Aydın Esen'in ultra modern Timescape albümünden, Hector Berlioz'un Fantastic Symphony'sine kadar benim için aynıdır, çünkü iyidir.
Yazılacak çok şey var, müziği arşivleyip elimle tutmayı seviyorum ben. Bir projede prodüktör, düzenlemeci (aranjör) kim, hangi ülkede ve stüdyoda kayıt edildi, hangi müzisyenler çaldı, mix, edit ve masteringi kim yaptı v.s. bu gibi detayları bilmeden müziği yaşayabilmem mümkün değil. Dinlemeye de emek harcamak şart yani. Olmaz öyle 500 gb hazır müzik, tek tuşla 2 ay hiç durmadan çalsın. İyi melodi her şeydir, ritm ve armoni diye sıralanır iyi müzik.
Size bir fırsat verilse, kendi hayatınızı da etkileyecek bir devrim ne olurdu?
Kendi müziğiniz dışında neler dinlemekten hoşlanıyorsunuz?
Bu çok uzun bir cevap olmalı tabii. Ben bir odyofil olduğum için öncelikle mp3 hayatımda yok! Plak ve orijinal kayıtlar dinliyorum her zaman. Bu söylediğim, mikro detaylar için çok çok önemli. Sıkıştırılmış bir müzik, press edilmiş duygulardır bir yandan! Orada çok şeyi kaçırır ve duyamazsınız. Müzik tarz veya stillerine gelince, benim için müzik tektir! İyi müzik... Burada çölün ortasında kayıt edilmiş Tinariwen Tassili albümünden, Dave Binney'in Balance albümü, Aydın Esen'in ultra modern Timescape albümünden, Hector Berlioz'un Fantastic Symphony'sine kadar benim için aynıdır, çünkü iyidir.
Yazılacak çok şey var, müziği arşivleyip elimle tutmayı seviyorum ben. Bir projede prodüktör, düzenlemeci (aranjör) kim, hangi ülkede ve stüdyoda kayıt edildi, hangi müzisyenler çaldı, mix, edit ve masteringi kim yaptı v.s. bu gibi detayları bilmeden müziği yaşayabilmem mümkün değil. Dinlemeye de emek harcamak şart yani. Olmaz öyle 500 gb hazır müzik, tek tuşla 2 ay hiç durmadan çalsın. İyi melodi her şeydir, ritm ve armoni diye sıralanır iyi müzik.
Size bir fırsat verilse, kendi hayatınızı da etkileyecek bir devrim ne olurdu?
Birebir kendim için bir şey istemem ama bu ülkede bu kadar çok futbolun konuşulup, adına yüzlerce televizyon programının yapılması beni çok rahatsız ediyor. Biten bir maçın ardından bir sonraki maça kadar yorumlar, televizyon münazaraları, gazeteler, dergiler, pes artık! O yüzden diyorum ki, futbola ayrılan bütçenin ve zamanın %1'ini sanat için kullansanız, bakın neler oluyor!
Bazı dönem yazarlarının, müzisyenlerinin hayatına giren kadınlar ve eserlerine yansıttıkları, onları günümüze kadar taşımıştır. Aşk ve kadın sizin hayatınızda ne ifade ediyor? Müziğinizi etkiliyor mu?
Bu işler ile uğraşanların hassas duyguları olduğu bilinir. Kadınsız ve aşksız asla olmaz. Ama körü körüne aşk da bizim meslekte çok zarar getirebilir, gözünüz boyandığında süper bir üretim süreci olabilir, sonrasında olan hüsran ise belki sizin mesleğinizde bir daha asla o döneme yakın hiçbir şey üretemeyeceğiniz anlamına gelebilir. Yani burada önemli olan istikrardır. Müzik üretim sürecinde biraz kadın, biraz doğa ve deniz sevdası, güzel içkiler, sesli ve sessiz yaşantı daha aklı başında işler yaptırır size diye düşünüyorum. Bu arada müziklerimi yalnızken yazmak daha iyi oluyor.
Bazı dönem yazarlarının, müzisyenlerinin hayatına giren kadınlar ve eserlerine yansıttıkları, onları günümüze kadar taşımıştır. Aşk ve kadın sizin hayatınızda ne ifade ediyor? Müziğinizi etkiliyor mu?
Bu işler ile uğraşanların hassas duyguları olduğu bilinir. Kadınsız ve aşksız asla olmaz. Ama körü körüne aşk da bizim meslekte çok zarar getirebilir, gözünüz boyandığında süper bir üretim süreci olabilir, sonrasında olan hüsran ise belki sizin mesleğinizde bir daha asla o döneme yakın hiçbir şey üretemeyeceğiniz anlamına gelebilir. Yani burada önemli olan istikrardır. Müzik üretim sürecinde biraz kadın, biraz doğa ve deniz sevdası, güzel içkiler, sesli ve sessiz yaşantı daha aklı başında işler yaptırır size diye düşünüyorum. Bu arada müziklerimi yalnızken yazmak daha iyi oluyor.
*Şubat 2015'te aksam.com.tr için yazılmıştır.
http://www.aksam.com.tr/kultur-sanat/gurme-cazkolik-serdar-barcin/haber-381865
Rıza Esendemir: "Radyocu dostum yok!"
Alem Fm'de hafta içi yaptığı A-Rıza Show'un başarılı radyo programcısı Rıza Esendemir ile radyoculuk geçmişini, müzik kariyerini, mesleki başarısını, radyoculuğun sektörel anlamdaki gelişimini konuştuk.
Sizin hakkınızda radyoculuğa, kendinize bir radyo almak için babanızdan para aldığınız, babanızın bunu fark etmesiyle "bari radyocu olayım belki radyo verirler" düşüncesiyle başladığınız söyleniyor?
O bir şakaydı. (Gülüyor)
Selçuk Parasayar ile bir araya gelişiniz nasıl oldu?
Ben 1992'de başladım bu işe. 1996 sonunda da İstanbul'a geldim. 1996'dan 2001'e kadar Arıza Show yoktu, 2001 yılında başladık. 2004 yılında da Selçuk'u bulduk. Bulduk derken, bizim Arıza Show'da birçok karakterimiz oldu şu ana kadar. Hiçbir karakteri de, "Bize böyle bir karakter lazım" diyerek aramadık, karakterler bizi buldu. Ama programın da, bizim de kabullendiğimiz, Selçuk'un da bizi kabullendiği en uzun karakter oldu Selçuk.
Selçuk Parasayar ile bir araya gelişiniz nasıl oldu?
Ben 1992'de başladım bu işe. 1996 sonunda da İstanbul'a geldim. 1996'dan 2001'e kadar Arıza Show yoktu, 2001 yılında başladık. 2004 yılında da Selçuk'u bulduk. Bulduk derken, bizim Arıza Show'da birçok karakterimiz oldu şu ana kadar. Hiçbir karakteri de, "Bize böyle bir karakter lazım" diyerek aramadık, karakterler bizi buldu. Ama programın da, bizim de kabullendiğimiz, Selçuk'un da bizi kabullendiği en uzun karakter oldu Selçuk.
Sizin hakkınızda radyoculuğa, kendinize bir radyo almak için babanızdan para aldığınız, babanızın bunu fark etmesiyle "bari radyocu olayım belki radyo verirler" düşüncesiyle başladığınız söyleniyor?
O bir şakaydı. (Gülüyor)
Selçuk Parasayar ile bir araya gelişiniz nasıl oldu?
Ben 1992'de başladım bu işe. 1996 sonunda da İstanbul'a geldim. 1996'dan 2001'e kadar Arıza Show yoktu, 2001 yılında başladık. 2004 yılında da Selçuk'u bulduk. Bulduk derken, bizim Arıza Show'da birçok karakterimiz oldu şu ana kadar. Hiçbir karakteri de, "Bize böyle bir karakter lazım" diyerek aramadık, karakterler bizi buldu. Ama programın da, bizim de kabullendiğimiz, Selçuk'un da bizi kabullendiği en uzun karakter oldu Selçuk.
Selçuk Parasayar ile bir araya gelişiniz nasıl oldu?
Ben 1992'de başladım bu işe. 1996 sonunda da İstanbul'a geldim. 1996'dan 2001'e kadar Arıza Show yoktu, 2001 yılında başladık. 2004 yılında da Selçuk'u bulduk. Bulduk derken, bizim Arıza Show'da birçok karakterimiz oldu şu ana kadar. Hiçbir karakteri de, "Bize böyle bir karakter lazım" diyerek aramadık, karakterler bizi buldu. Ama programın da, bizim de kabullendiğimiz, Selçuk'un da bizi kabullendiği en uzun karakter oldu Selçuk.
Stüdyoda yayın yapmak ile evde yayın yapmak arasında nasıl bir fark var?
Şu an evden yayın yapıyorum. Daha önce de evden yayın yapan dostlarımız vardı. Ben evden yayın yapma fikrine karşı biriydim. Yapanlara da çok karşı çıkmıştım. Üst katta uyanıyorsun, alt katta yayın yapıyorsun... Ama ben biraz mecbur kaldım. Mecbur kalınca da, "yapacaksak böyle bir şeyi hiç değilse stüdyo gibi olsun, buraya girdiğimde kendimi evde değil, stüdyoya girmiş gibi hissedeyim" dedim. Evden yayın yapmak daha rahat. Burada kendime ait müzik stüdyom var. Trafik derdim olmuyor. Stüdyoya giderken 2 saatimiz yolda geçiyor, 2 saatimiz de dönüş yolunda geçiyor. Yayına giderken trafikte geçen zamanda, enerji kayboluyor, dilin bile dönmeyebiliyor. Şimdi evimde kahvaltımı yapıp, istediğim gibi çalışabiliyor ve yayına girebiliyorum.
EVDEN YAYIN YAPILMASIN
Bir süre sonra tüm yayıncılar arasında stüdyodan değil de, evden yayın yapmaya dönüşürse iş, bu bir şey kaybettirir mi?
Bunu herkes yapamaz. Radyolar 'tamam' dese bile, işi sadece radyo olan bir insanın bir anda eve gelip, bir stüdyo kurma durumu maddi anlamda biraz zor zaten. Radyolar da bunu karşılayamayacağına göre... Ancak radyo yöneticileri, "Ben bütün radyocularımın evine stüdyo kuruyorum" diyecek, bu da saçma zaten. Geçenlerde benim İstanbul'a gelmemde sebep olan bir ağabeyimle konuşuyorduk, "Evden yayın yapıyormuşsun, artık iş oraya mı geldi?" dedi. Bunu söyleyen Türkiye'nin en önemli şovmenlerinden, radyoculuk yapmış, fikirlerine değer verdiğim bir isim... "Trafikte enerjimizi bitirmemek, enerjimizi direkt dinleyicimize aktarmak maksadıyla..." diye açıkladım evde yayın yapma nedenimizi ama, "Onun havası hiçbir zaman stüdyoda yapmak gibi olmaz" dedi. Ben de katılıyorum evet ama şu an bazı şartlar bunu gerektiriyor. Yine de çok tavsiye etmiyorum, yapmasınlar evden...
Evden yayın yapma fikri, yeni radyonuzu tercih etmenizde bir etken miydi?
Şu an evden yayın yapıyorum. Daha önce de evden yayın yapan dostlarımız vardı. Ben evden yayın yapma fikrine karşı biriydim. Yapanlara da çok karşı çıkmıştım. Üst katta uyanıyorsun, alt katta yayın yapıyorsun... Ama ben biraz mecbur kaldım. Mecbur kalınca da, "yapacaksak böyle bir şeyi hiç değilse stüdyo gibi olsun, buraya girdiğimde kendimi evde değil, stüdyoya girmiş gibi hissedeyim" dedim. Evden yayın yapmak daha rahat. Burada kendime ait müzik stüdyom var. Trafik derdim olmuyor. Stüdyoya giderken 2 saatimiz yolda geçiyor, 2 saatimiz de dönüş yolunda geçiyor. Yayına giderken trafikte geçen zamanda, enerji kayboluyor, dilin bile dönmeyebiliyor. Şimdi evimde kahvaltımı yapıp, istediğim gibi çalışabiliyor ve yayına girebiliyorum.
EVDEN YAYIN YAPILMASIN
Bir süre sonra tüm yayıncılar arasında stüdyodan değil de, evden yayın yapmaya dönüşürse iş, bu bir şey kaybettirir mi?
Bunu herkes yapamaz. Radyolar 'tamam' dese bile, işi sadece radyo olan bir insanın bir anda eve gelip, bir stüdyo kurma durumu maddi anlamda biraz zor zaten. Radyolar da bunu karşılayamayacağına göre... Ancak radyo yöneticileri, "Ben bütün radyocularımın evine stüdyo kuruyorum" diyecek, bu da saçma zaten. Geçenlerde benim İstanbul'a gelmemde sebep olan bir ağabeyimle konuşuyorduk, "Evden yayın yapıyormuşsun, artık iş oraya mı geldi?" dedi. Bunu söyleyen Türkiye'nin en önemli şovmenlerinden, radyoculuk yapmış, fikirlerine değer verdiğim bir isim... "Trafikte enerjimizi bitirmemek, enerjimizi direkt dinleyicimize aktarmak maksadıyla..." diye açıkladım evde yayın yapma nedenimizi ama, "Onun havası hiçbir zaman stüdyoda yapmak gibi olmaz" dedi. Ben de katılıyorum evet ama şu an bazı şartlar bunu gerektiriyor. Yine de çok tavsiye etmiyorum, yapmasınlar evden...
Evden yayın yapma fikri, yeni radyonuzu tercih etmenizde bir etken miydi?
7 ay önde Alem FM'de çalışmaya başladığımızda durumumuzu konuşmuştuk. Radyonun konumu, yeri, uzaklığı, benim kendi özel hayatım gibi durumlar vardı. Söz verip yapamama durumunu sevmiyorum, baştan konuştuk her şeyi. Birkaç ay stüdyoya gelip, sonra evden yayın yapacağımı söyledim, onlar da kabul ettiler sağ olsunlar. Bu stüdyoyu kurarken de çok yardımcı oldular. Stüdyo yakın bir yerde olsaydı gitmeye razıydım.
Alem FM'i tercih etmenizdeki asıl neden neydi?
Para... (Gülüyor) 20 yılın sonunda bu işi profesyonel yapıyoruz, hepimizin derdi para kazanmak... Ama benim şöyle bir derdim var; Alem Fm, Türkiye'nin 3-4 büyük radyosundan bir tanesi... 'Eski radyomdan bir gün ayrılırsam nereye giderim' dediğimde, aklıma 2-3 radyo geliyordu, en başında Alem FM vardı. Bir kere ben Alem FM'in yıllardır jingle'ını çok severim. 'Kendi yayınımda bunu kullansam çok güzel olur' diyordum. Bir de çok rahat bir ortam... Türkiye'de birçok radyoda olmayan bir rahatlık var. Hem rahat hem kurumsal... Her şey yerli yerinde, herkes kendi işini yapıyor, herkes durması gerektiği yerde duruyor. Ben bunları bilmiyordum açıkçası, çalışmaya başladıktan sonra öğrendim. "Neden hala Alem FM'desin?" dersen, bu yüzden hala Alem FM'deyim... Bir de para var. (Gülüyor)
RADYOCU DOSTUM YOK
Beğendiğiniz, dinlediğiniz radyocular var mı?
Alem FM'i tercih etmenizdeki asıl neden neydi?
Para... (Gülüyor) 20 yılın sonunda bu işi profesyonel yapıyoruz, hepimizin derdi para kazanmak... Ama benim şöyle bir derdim var; Alem Fm, Türkiye'nin 3-4 büyük radyosundan bir tanesi... 'Eski radyomdan bir gün ayrılırsam nereye giderim' dediğimde, aklıma 2-3 radyo geliyordu, en başında Alem FM vardı. Bir kere ben Alem FM'in yıllardır jingle'ını çok severim. 'Kendi yayınımda bunu kullansam çok güzel olur' diyordum. Bir de çok rahat bir ortam... Türkiye'de birçok radyoda olmayan bir rahatlık var. Hem rahat hem kurumsal... Her şey yerli yerinde, herkes kendi işini yapıyor, herkes durması gerektiği yerde duruyor. Ben bunları bilmiyordum açıkçası, çalışmaya başladıktan sonra öğrendim. "Neden hala Alem FM'desin?" dersen, bu yüzden hala Alem FM'deyim... Bir de para var. (Gülüyor)
RADYOCU DOSTUM YOK
Beğendiğiniz, dinlediğiniz radyocular var mı?
Hiç yok. Onların da benden çok hoşlandığı söylenemez. Hiçbir zaman radyocu dostumuz olmadı. Bir de şundan hiç hoşlanmıyorum; radyocular nerelerde oluyor? Ya bir radyocu şarkımı çalsın diye mantı günü yapıyor, ya bir hediye veriyor, ya bir yerde buluşmamız lazım vs. diyerek bir araya geliyorlar, ben bunu sevmiyorum. Böyle bir durumda ben kendime radyocu demiyorum zaten. Bazı arkadaşlarımız bunu belki çok ukala bulur. O zaman bu kadar seviyorsanız, sendika kurun, orada oturup ofisinizde görüşün. Bir de gelmeyince biz suçlu oluyoruz. O ortamda bulunmak istemiyorum.
BEYAZIT ÖZTÜRK, İSTANBUL'A GELME SEBEBİM
Geçmişte beğendiğiniz, örnek aldığınız bir isim var mıydı?
Büyük örnek aldığım, az önce de bahsettiğim Beyazıt Öztürk vardır. Zaten İstanbul'a gelmemdeki sebeptir. Bir de İstanbul'a ilk geldiğimde Hakan Gündüz bana kol kanat geren bir isimdir. Şu anda bu işi yapmıyor gerçi ama hala konuşuyoruz.
EŞİMİN ALBÜMÜNDE BİR ŞARKININ DÜZENLEMESİNİ YAPTIM
Eşinizle birbirinizi mesleki açıdan destekliyor musunuz?
Eşim şarkı yaptığında, radyolar bunu çaldığında bir telif ödüyor. Ben de radyocu olduğum için her gün onun şarkılarını çalarak, evin bütçesine katkıda bulunuyorum. Ben çaldıkça para kazanıyoruz. Herkes 'İrem konsere gidiyor, para kazanıyor' diye görüyor ama halbuki öyle değil, ben çalıyorum. Onun çalınan şarkılarının parasını da Alem FM veriyor. (Gülüyor) Tabii ki öyle bir şey yok. Benim aslında tam anlamıyla evlenebileceğim kadın dediğim biri kendisi. Benim de bir aranjörlük geçmişim var. Stüdyoyu 5 yıl önce kapatmıştım ben, o sektörü de sevmedim. Birkaç kişinin tekeli altında o sektör. Birileri bir şey yaptıracağı zaman aynı kişilere yaptırıyor, o sektöre çok acayip bir durumun yoksa şayet, girişin çok zor oluyor. O yüzden bırakmıştım ama ile İrem tanışınca, biz zaten bir radyo programında tanıştık, çok güzel şarkı söylüyordu ve pop müzikle alakası olmayan bir kadındı. Bir şekilde sisteme ayak uyduran bir kadındı. Bir 6-7 ay geçince beni araştırmış "Sen neden yapmıyorsun artık?" dedi. Beni ikna etti, biz tekrar stüdyoyu kurduk. En son single'ında benim çok sevdiğim bir türkü olan 'Nazende Sevgilim'i yeniden düzenledim. En büyük müzikal desteği bana o olmuştur, tekrardan müziğe döndüm, bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Yeni çıkacak single'ında çok başarılı bir parça var, onun farklı bir versiyonunu hazırlıyorum, o da bitmek üzere şu an. 25 Şubat gibi çıkacak. Yeni bir şarkı geldiğinde bana danışan, fikirlerimi alan bir kadın İrem. İrem'in babası Hulusi Derici, reklamcı olduğu, Türkiye piyasasını çok iyi bildiği için "Bu tutar, bu tutmaz" diyen taraf o. Ama İrem de eşi olduğum, radyocu olduğum, bu piyasanın içinde olduğum için bana da danışıyor. Radyocular da şarkıcılardan aşağı kalır değil. "Bu şarkı tutar, yürür, niye yürür" cevap verebilecek bir kısım. Ben de bu işi yıllardır yaptığım için fikirlerimi söylüyorum. Çok işine gücüne karışan biri değilim. Bana danışıldığında fikir veririm yalnızca. Ama iş benim işimse, kimsenin karışmasına izin vermem.
İREM DERİCİ'NİN EŞİ OLARAK ANILMAK RAHATSIZ ETMİYOR
Bu sektörde daha uzun yıllar olmanıza rağmen, haberlerde 'İrem Derici'nin radyocu eşi olarak anılmanız sizi rahatsız ediyor mu?
Etmiyor. İrem değil, başkası da olsa, hayatımda kimse de olmasa, yaşım 36'ya gelmiş hala 'genç DJ, genç radyocu' diye hitap ediliyor. Haberlere takılmamak lazım. Son dönemde sosyal medyada birçok şey yazılıyor. Radyo yayını sırasında yazılanlara çok bakmam. Herkes bir şeyler yazıyor, klavye kabadayılığı gibi geliyor bana. 6 yaşındaki çocuğun da elinde telefon var, 60 yaşındaki amcanın da... Ünlü olan insanlar, televizyona, sahneye, programa çıkan insanlar hep halkla aralarında mesafe bırakmıştır. Yıllardır süregelen bu uzaklık, Twitter ile son birkaç yılda kapandı. Birkaç tuşa basarak, rahat rahat küfür edebiliyorlar, istedikleri gibi konuşuyorlar. İnsanlar İrem ile beni yan yana gördüğünde bir haberde ya da televizyonda; "Benim 20 yıldır radyoda dinlediğim adam bu muymuş?" diyorlar. Takdir edersiniz ki, radyo programı yapıyorum, yüzüm görünmüyor. Hiçbir zaman şuraya çıkalım, haber olalım derdim olmadı. Bundan 10 yıl önce 'Deprem Dede' remixim vardı 17 Ağustos için. Derdimiz haber olmaksa, 10 yıl önce NTV Ana Haber'e konuk olmuş insanım. Benim öyle bir durumum yok. İzleyenler, yeni tanımaya başlayanlar, 20 yıllık ses bu muymuş diyenler hepsi birbirine giriyor. Ben çok rahatsız olduğumu söyleyemem. İrem demek ben demek, ben demek İrem demek. Ama kötü niyetli olanlara gerekli cevabı veririm zaten.
YILLAR ÖNCE ALDIĞIM KARARLA, ÖDÜL ALMIYORUM
Evinizde ödüller görüyorum, verilen ödüller hakkında ne düşünüyorsunuz, katılma fırsatınız oluyor mu?
Zamanında alacağımız kadar ödül aldık. Benim Selçuk ile bir hikayem var en son. Eskişehir'de bir ödül veriliyordu, beni aradılar ve Eskişehir'e davet ettiler, gelemeyeceğimi, hafta içi yayınımın olduğunu söyledim. "Bant yapın" dediler. Siz bize bu ödülü, bant yapmadığımız için, dinleyicimizi ciddiye aldığımız için vermiyor musunuz? Ben dinleyicime nasıl yanlış yaparım ki? "Gelmiyorsanız, başka bir radyocuya veririz" dediler. O günden sonra bir karar aldık, katılmıyoruz 10 yıl gibi bir zaman oldu. İş öyle bir noktaya geldi ki, anaokulu bile 'Yılın Radyocusu' ödülü veriyor. RTGD ve MGD'den aldık yalnızca. MGD'ye gidemedim, işim vardı. Ama işini ciddiye alanlar o kadar belli oluyor ki, ödülü evime yolladılar. Oraya kamera getirir, bize şov yapar diye değil, bu işi iyi yaptığı için veriyorlar.
Üniversitelere söyleşilere katılıyor musunuz?
BEYAZIT ÖZTÜRK, İSTANBUL'A GELME SEBEBİM
Geçmişte beğendiğiniz, örnek aldığınız bir isim var mıydı?
Büyük örnek aldığım, az önce de bahsettiğim Beyazıt Öztürk vardır. Zaten İstanbul'a gelmemdeki sebeptir. Bir de İstanbul'a ilk geldiğimde Hakan Gündüz bana kol kanat geren bir isimdir. Şu anda bu işi yapmıyor gerçi ama hala konuşuyoruz.
EŞİMİN ALBÜMÜNDE BİR ŞARKININ DÜZENLEMESİNİ YAPTIM
Eşinizle birbirinizi mesleki açıdan destekliyor musunuz?
Eşim şarkı yaptığında, radyolar bunu çaldığında bir telif ödüyor. Ben de radyocu olduğum için her gün onun şarkılarını çalarak, evin bütçesine katkıda bulunuyorum. Ben çaldıkça para kazanıyoruz. Herkes 'İrem konsere gidiyor, para kazanıyor' diye görüyor ama halbuki öyle değil, ben çalıyorum. Onun çalınan şarkılarının parasını da Alem FM veriyor. (Gülüyor) Tabii ki öyle bir şey yok. Benim aslında tam anlamıyla evlenebileceğim kadın dediğim biri kendisi. Benim de bir aranjörlük geçmişim var. Stüdyoyu 5 yıl önce kapatmıştım ben, o sektörü de sevmedim. Birkaç kişinin tekeli altında o sektör. Birileri bir şey yaptıracağı zaman aynı kişilere yaptırıyor, o sektöre çok acayip bir durumun yoksa şayet, girişin çok zor oluyor. O yüzden bırakmıştım ama ile İrem tanışınca, biz zaten bir radyo programında tanıştık, çok güzel şarkı söylüyordu ve pop müzikle alakası olmayan bir kadındı. Bir şekilde sisteme ayak uyduran bir kadındı. Bir 6-7 ay geçince beni araştırmış "Sen neden yapmıyorsun artık?" dedi. Beni ikna etti, biz tekrar stüdyoyu kurduk. En son single'ında benim çok sevdiğim bir türkü olan 'Nazende Sevgilim'i yeniden düzenledim. En büyük müzikal desteği bana o olmuştur, tekrardan müziğe döndüm, bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Yeni çıkacak single'ında çok başarılı bir parça var, onun farklı bir versiyonunu hazırlıyorum, o da bitmek üzere şu an. 25 Şubat gibi çıkacak. Yeni bir şarkı geldiğinde bana danışan, fikirlerimi alan bir kadın İrem. İrem'in babası Hulusi Derici, reklamcı olduğu, Türkiye piyasasını çok iyi bildiği için "Bu tutar, bu tutmaz" diyen taraf o. Ama İrem de eşi olduğum, radyocu olduğum, bu piyasanın içinde olduğum için bana da danışıyor. Radyocular da şarkıcılardan aşağı kalır değil. "Bu şarkı tutar, yürür, niye yürür" cevap verebilecek bir kısım. Ben de bu işi yıllardır yaptığım için fikirlerimi söylüyorum. Çok işine gücüne karışan biri değilim. Bana danışıldığında fikir veririm yalnızca. Ama iş benim işimse, kimsenin karışmasına izin vermem.
İREM DERİCİ'NİN EŞİ OLARAK ANILMAK RAHATSIZ ETMİYOR
Bu sektörde daha uzun yıllar olmanıza rağmen, haberlerde 'İrem Derici'nin radyocu eşi olarak anılmanız sizi rahatsız ediyor mu?
Etmiyor. İrem değil, başkası da olsa, hayatımda kimse de olmasa, yaşım 36'ya gelmiş hala 'genç DJ, genç radyocu' diye hitap ediliyor. Haberlere takılmamak lazım. Son dönemde sosyal medyada birçok şey yazılıyor. Radyo yayını sırasında yazılanlara çok bakmam. Herkes bir şeyler yazıyor, klavye kabadayılığı gibi geliyor bana. 6 yaşındaki çocuğun da elinde telefon var, 60 yaşındaki amcanın da... Ünlü olan insanlar, televizyona, sahneye, programa çıkan insanlar hep halkla aralarında mesafe bırakmıştır. Yıllardır süregelen bu uzaklık, Twitter ile son birkaç yılda kapandı. Birkaç tuşa basarak, rahat rahat küfür edebiliyorlar, istedikleri gibi konuşuyorlar. İnsanlar İrem ile beni yan yana gördüğünde bir haberde ya da televizyonda; "Benim 20 yıldır radyoda dinlediğim adam bu muymuş?" diyorlar. Takdir edersiniz ki, radyo programı yapıyorum, yüzüm görünmüyor. Hiçbir zaman şuraya çıkalım, haber olalım derdim olmadı. Bundan 10 yıl önce 'Deprem Dede' remixim vardı 17 Ağustos için. Derdimiz haber olmaksa, 10 yıl önce NTV Ana Haber'e konuk olmuş insanım. Benim öyle bir durumum yok. İzleyenler, yeni tanımaya başlayanlar, 20 yıllık ses bu muymuş diyenler hepsi birbirine giriyor. Ben çok rahatsız olduğumu söyleyemem. İrem demek ben demek, ben demek İrem demek. Ama kötü niyetli olanlara gerekli cevabı veririm zaten.
YILLAR ÖNCE ALDIĞIM KARARLA, ÖDÜL ALMIYORUM
Evinizde ödüller görüyorum, verilen ödüller hakkında ne düşünüyorsunuz, katılma fırsatınız oluyor mu?
Zamanında alacağımız kadar ödül aldık. Benim Selçuk ile bir hikayem var en son. Eskişehir'de bir ödül veriliyordu, beni aradılar ve Eskişehir'e davet ettiler, gelemeyeceğimi, hafta içi yayınımın olduğunu söyledim. "Bant yapın" dediler. Siz bize bu ödülü, bant yapmadığımız için, dinleyicimizi ciddiye aldığımız için vermiyor musunuz? Ben dinleyicime nasıl yanlış yaparım ki? "Gelmiyorsanız, başka bir radyocuya veririz" dediler. O günden sonra bir karar aldık, katılmıyoruz 10 yıl gibi bir zaman oldu. İş öyle bir noktaya geldi ki, anaokulu bile 'Yılın Radyocusu' ödülü veriyor. RTGD ve MGD'den aldık yalnızca. MGD'ye gidemedim, işim vardı. Ama işini ciddiye alanlar o kadar belli oluyor ki, ödülü evime yolladılar. Oraya kamera getirir, bize şov yapar diye değil, bu işi iyi yaptığı için veriyorlar.
Üniversitelere söyleşilere katılıyor musunuz?
Gidiyorduk zamanında, yine gideriz. Pek çok şehir, üniversite gezdik zaten. Yayın saatlerimize uygun olduğu sürece tabii ki keyif alıyoruz, gitmek isteriz.
Alem FM minibüsüyle şehirlere gideceksiniz, dinleyicilerinizle aranızda nasıl bir iletişim yaratır?
Alem FM minibüsüyle şehirlere gideceksiniz, dinleyicilerinizle aranızda nasıl bir iletişim yaratır?
Güzel olur, en azından tokalaşma imkanı yaratır. Gerçi bizim programımız interaktif bir program, her an biri buraya çıkıp gelebilir, yayına bağlanabiliyorlar, asistanlarımız sokağa inebilir, öyle bir durumda yayına bir dinleyicimizi de dahil edebiliriz, evinin önünden yayın yapabiliriz. Beklediğimiz bir şeydi canlı yayın aracı, bundan sonra Anadolu'da dinleyicilerimizle buluşmak güzel olacak.
*Ocak 2015'te aksam.com.tr için yazılmıştır.
http://www.aksam.com.tr/magazin/riza-esendemir-alem-fmi-secme-nedenim/haber-376875
Evliya Çelebi ve Ahit Sandığı
Kapı Yayınları’ndan çıkan Sultan Polat’ın ilk kitabı Evliya Çelebi ve Ahit Sandığı raflardaki yerini alarak, okuyucuyla buluştu.
Sultan Polat'ın zekice kurgulanmış romanı Evliya Çelebi ve Ahit Sandığı'nda 3500 yıllık bir efsanenin peşine düşülüyor. Okuyucuyu sürükleyen, yalın dili ve anlatımıyla, gerçek ve kurgu arasındaki romanı, yazarı Sultan Polat ile konuştuk.
Yazmaya nasıl başladınız?
Bu kitap ilk roman. Daha önce belgesel metinleri yazmıştım. Mesela “Mimari ve Aşk” çok dikkat çeken bir çalışma oldu. Basın dağıtımı yapılır yapılmaz, gün doğarken telefonlarım çalmaya başlamıştı.
Mimar Sinan, dünyanın en verimli mimarı olması bir yana, yaptığı eserlerle günlük yaşamımıza da girmiş bir insan. Köşebaşındaki çeşme, ufuktaki minare, İstanbul’da nereye baksanız Sinan’ın imzası var. Ancak ne yazık ki edebiyatımızda hiç yer bulamamıştı. Sevgili dostum Mehmet Coral’ın “Işıkla Yazılsın Sonsuza Adım” adlı eseri, Mimar Sinan hakkında yazılan ilk roman oldu.
“Mimari ve Aşk” belgeselimizde “Mimar Sinan’ın Ay’a ve Güneş’e emanet ettiği sır” demiştik. Bir anda herkes o sırrı merak etti. O günden sonra Mimar Sinan hakkında onlarca roman yayınlandı. Hatta belgeselimizle, birebir aynı isimle ve aynı alt başlıkla yayınlanan roman bile oldu.
Biz gizemleri seven bir halkız. Bu topraklarda henüz gün ışığına çıkmamış o kadar çok hikaye var ki anlatılmayı bekleyen. O hikâyeleri merak ediyorum.
“Evliya Çelebi ve Ahit Sandığı” romanımı yazmamın sebebi de bu merak. Bir gün yazacağımı benden önce Mehmet Coral fark etmişti. Kitabımın sunuşunu da bu nedenle kendisi yazdı.
Ahit Sandığı fikri nasıl oluştu?
Ahit Sandığı’nı uzun yıllar önce duymuştum. Tevrat ve İncil’de sıkça bahsedilir. Kur’an’da da “Tabut’u Sekine” adıyla anılır. Bu toprakların, Doğu Akdeniz’in mitolojisinde geniş yer tutar. Maalesef edebiyatımızda çok işlenmiş bir konu değil.
Bizim artık kendi hikâyelerimizi anlatmamız gerektiğini düşünüyorum. Akla zarar efsanelerimiz var. Ancak bu sözlü edebiyat, yazılıya dönüşmedikçe giderek eksiliyor. Böyle giderse bir gün hepsi kaybolacak.
Binlerce yıllık Anadolu mitolojisini Yunan’a böyle kaptırdık. Tarihin ilk efsanesi Gılgamış’ı Batılı edebiyatçılar anlatıyor.
Öncelikle bizim hikâyelerimizi anlatmak istiyordum. Düşündükçe, aklımdaki konular arasında Ahit Sandığı birinci sıraya yükseldi.
Ahit Sandığı’nın üç dinin mitolojisinde de yeri vardı. Doğu Akdeniz’de geçecek bir hikâye için çok uygun bir konuydu.
Kurgu ve gerçeklik arasındaki dengeyi sağlama konusunda zorluk yaşadınız mı?
Aslında böyle bir denge kurmaya hiç çalışmadım. Gerçeklik dediğimiz şeyin de bir kurgu olduğunu düşünüyorum. Gerçeklik, zamana ve mekâna bağlı olarak sürekli değişir. Sürekli yeniden üretilir. Bir algıdan ibarettir. 17. yüzyılın gerçekliğiyle 20. yüzyılın gerçekliği bir olabilir mi? Sandık konusunda İsrail’in algısıyla bizimki bir mi?
Okuyucuların kurgu bölümleri gerçek ile karıştırması endişeniz var mı?
Kitapta da göreceksiniz, siyonistler, Mescid-i Aksa’nın altında Ahit Sandığı’nı arıyor. Önce Tapınakçılar, sonra İsrail. Ama biz hala camiye nasıl girdikleriyle uğraşıyoruz. Kurgu ile gerçek zaten birbiriyle karışmış durumda. Bilgi, yalnızca bilgi, bu ayıklamayı sağlayabilir.
Bir tarihi eserin altında böylesi tüneller kazılır mı hiç! Yasaklandı üstelik. Ama kimin umurunda? Köstebek yuvasına dönmüş durumda ve neredeyse çökecek.
Mesela bugün çıkın sokağa, Mescid-i Aksa’yı sorun. Herkes size altın rengi bir kubbe tarif eder. Televizyonlarda yıllarca Mescid-i Aksa haberleri, Kubbet-üs Sahra’nın görüntüleriyle verildi. Tam bir algı yönetimi. Kesinlikle çok başarılı. Ve bir o kadar da tehlikeli.
11 yıl önce, Miniaturk’ü yeni açmıştık. O kadar çok kişi gelip “yanlış yazmışsınız, isimler karışmış” dedi ki. Yarın İsrail Mescid-i Aksa’yı yerle bir edip, sonra Kubbet-üs Sahra’nın yeni görüntülerini yayınlasa, herkes yıkılmadığına inanacak.
Bu oyunlara gelmemek için, kendi kültür coğrafyamızı tanımak, bilmek gerektiğini düşünüyorum.
Pek çok ülkenin Ahit Sandığı’nın peşinde olduğunu belirtiyorsunuz, bu konuya değinir misiniz?
Evangelistlerin sandığı aradığı haberi sık sık basında yer alıyor. Sandık bulununca kıyametin kopacağına inanıyorlar. Bizim mitolojimizde de var. “Ahir zamanda sandığı Mehdi bulacak ve dünyaya hakim olacak!” deniliyor mesela. ABD Irak’a girdiğinde ilkin kütüphaneleri yağmaladı. El yazmaları Amerika’ya götürüldü. Sandığın peşinde oldukları ta o zaman yazıldı ama bizde hep dikkatlerden kaçıyor bu konu. Komplo teorisi olarak gösterilip üstü örtülüyor.
ABD başkanları Carter, Reagan ve Bush’un Evangelist olduğu nicedir biliniyor. Bugün küresel emperyalizmi Evangelistler yönlendiriyor.
Geçmişten efsane, bugün komplo teorisi dediğimiz şeyler, yarının savaşlarının nedeni olacak.
Yalın bir dil kullanmanızdaki neden nedir?
3500 yıllık bir gizemden bahsediyoruz. Konu zaten uzun ve çok dallanıp budaklanmış durumda. Kimler sandığın peşine düşmemiş ki bugüne kadar. Dünya tarihini yazan pek çok isim bu hikayede yer alıyor. Büyük İskender mesela ya da Hasan Sabbah, Hülagu, Sultan Murad Han, Kösem Sultan…
3500 yıllık bir tarihten, tarih yazan, dünyayı sonsuza dek değiştiren karakterlerden bahsederken edebi bir üsluba gerek olmadığını düşündüm.
Kolay anlaşılan bir dil kullanmaya en başta karar verdim. Tarih kitabı okumak gibi olmasın istedim. O nedenle ansiklopedik bilgi yok bu kitapta. Masalsı anlatımları yeğledim. Ders verircesine okuru yormak değil, merakımı paylaşmayı hedefledim.
Okuyucularınız bu kitapta nelerle karşılaşacak?
Okuyucu bu kitapta Doğu Akdeniz’in tarihini ve efsanelerini bulacak. Her bir efsanenin peşine düştüğümde, bir başka gizemli kapının eşiğine geldim. Umarım okur da benim merakımı paylaşır, o kapıların arkasındakileri öğrenmek ister.
*Kasım 2014'te aksam.com.tr için yazılmıştır.
http://www.aksam.com.tr/kultur-sanat/ulkelerle-birlikte-edebiyat-da-ahit-sandiginin-pesinde/haber-353809
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bu Blogda Ara
Blog Arşivi
Popüler Yayınlar
-
Lisede İngilizde ödevim için bir film anlatmam gerekiyordu. Tesadüfen izlediğim, ama o gün anlam yükleyemediğim film, şimdi anlamını buldu....
-
Antoine de Saint-Exupery'in zamansız kitabı ‘Küçük Prens’in yazarının elinden çıkmış orijinal suluboya çizimleri gelecek hafta Pari...
-
- Kızartma tavasına yapışan yiyeceği çıkarabilmek için tavaya biraz su dök ve bekle. Bir süre sonra yiyecek kendiliğinden çözülür. ...
-
Mimarisi gelişmiş ülkeler kategorisinde gerilemekte olanlara düşmekteyizdir diye tahmin ediyorum. Sinan gibi mimarların bıraktığı eserlerin...
-
Eski manken, yeni tasarımcı Şeyma Subaşı, ‘Sonbahar Melankolisi’ adını verdiği koleksiyonuyla İstanbul Moda Haftası’nın kapanış defile...
-
Doğum tarihi, babasının çok geç yazdırmasından dolayı çok net olmayan Yılmaz Güney'i, Şanlıurfalı olan ve kan davasından kaçmış baba...
-
İngiliz sanatçı Jason de Caires Taylor, Meksika'nın doğu kıyısı açıklarında 400 heykelden oluşan su altı heykel müzesi hazırladı. B...
-
* Atılacak ilk adım sevmenin de tıpkı yaşamak gibi bir sanat olduğunu kabul etmektir; müzik, resim, marangozluk, doktorluk, mühendislik ...
-
Kapı Yayınları’ndan çıkan Sultan Polat’ın ilk kitabı Evliya Çelebi ve Ahit Sandığı raflardaki yerini alarak, okuyucuyla buluştu. Sult...
-
.... Sana bir hikayeden başka verebilecek hiçbir şeyim yok. Eğer bir gün dünyaya niye geldiğine lanet edersen, eğer ben o gün orada olam...





