Bir insan açık yaralarını herkese gösterebiliyor. Belindeki kesikleri, bacağındaki morlukları... İçindeki yaraları gösteremediğin an bir şair karışır söze: "Yaralarım yardan armağandı." der ve yine aynı şair senin içinde kopanları filme de döker.
Sen yaranın kabuğunu defter arasına koyarsın.
90'larda Çocuk Olmak
Pazar günleri, cumartesi sonrası dinlenceye, pazartesi sendromuna henüz yenik düşmemişken, iple çekilen kalabalık aile kahvaltılarının tüm günler arasında şanı en yüksek olanıydı.
Ufak tefek bedenimi, yataktan atmaya çalışmaz, elimi başucumda duran kitaba uzatır ve henüz kimse uyanmamışken bu dingin zaman diliminin tadını sanırım en çok ben çıkarırdım. Sonra ses yapmamaya çalışan annemin terliğinden çıkan sesi ve çaydanlığın kahvaltı sinyalini veren sesini dinlerdim. Ama o sabahlar asıl, babamın uyanışıyla başlardı. Verdiği parayla bakkalın yolunu tutar, sadece şu iki temel şeyi alırdım: ekmek ve gülen salam. Bu sefer daha hızlı adımlarla eve gelir, kendimi masaya atardım. Ailem için sıradan, benim için büyülü an böyle başlardı. Çünkü içinde iki dilim olan, kime anlatsam hatırlamayan, alt benliğime çıkmazcasına yerleşmiş olan salam, paketin içinden bana gülümserdi. Başka hiçbir şeye benzemeyen tadı, gözleri ve kocaman gülen ağzıyla birlikte, sohbet başlar, mutlu yüzlerle hayatımızın en güzel dönemine ait, en güzel kahvaltısını yapardık. Ne konuşulduğunun, gazetede yazanların pek önemi yoktu. Çünkü o an başka bir hissiyat içinde olurdum. Tabii bu mutlu günün devamında, İngiltere Konsolosluğu'nu solumuza alarak başlayan yürüyüş, Maçka'ya kadar sürer, suyu çekilmiş havuzun içinde bulunan bozuk paraların dondurma işareti olmasıyla artık eve gitmek gerektiğini düşünmem de aynı güne tekabül ederdi. Babalar, pazar gününü tatlı bir yorgunlukla değerlendirirken, biz çocuklar için ertesi gün okulmuş, ödevlermiş, yorgunlukmuş vız gelirdi. Akşamına pazar gecesi sineması eklenince bir de, değmeyin keyfimize...
Yıllar yılları kovaladı, 90'ların üstünden çokça zaman geçti. Özellikle yeni yeni keşfedilen pop müziğe bedenlerimizi teslim ederken, hızlı tüketim çağına da girmiş bulunduk. Yitirdiklerimizin yerine yenilerini koyma çabası, bazen yenilerden ziyade eskileri canlandırma telaşı, bir taraftan da bu yeni döneme ayak uydurmaya çalışmamızla beraber, karıştık, karmaşıklaştık.
Belki yalnızca tüm bu sebeplerden gülen salam benim en iyi arkadaşımdı. Hani içine ekip canlanmasını beklediğin filizler vardır ya, o misal. Ya da gök gürültüsünden korkan çocuk, korunağı olan oyuncağına sarılır ya, onun gibi... Yıllar yılı bana eşlik edip, filizimi canlı tutmamı sağladı. Gülen salam aşka, umuda, varlığımıza, geçmişten bugüne geçişimize, barışa, pazar kahvaltılarına olan inançtı. Nasıl ki umut kutudan çıkmak üzereyken Pandora kutunun kapağını kapattı, işte bizim kutunun içine hapsolmuş umuda duyduğumuz merak gibi, gülen salamın hızlıca tarihe karışmış olması bundandı.
Buzdolabında artık ihtiyacımızdan fazlası var. Tabaklarımız daha büyük, yediklerimiz ve yemediklerimiz arasında seviyesiz bir mesafe söz konusu. Masadan eksilenlerle, ayak üstü kahvaltılarla, birbirinden farkı olmayan günlerle, aramızda olanlarla olmayanlarla... Sıradaki şarkı ikibinli yılların vücutları ve nitelikleri arasında ters orantı olan bireyleri için geliyor: "Ne kalır yarına bizden sonraya, her şey binip gitmiş uçurtmalara..."
Ufak tefek bedenimi, yataktan atmaya çalışmaz, elimi başucumda duran kitaba uzatır ve henüz kimse uyanmamışken bu dingin zaman diliminin tadını sanırım en çok ben çıkarırdım. Sonra ses yapmamaya çalışan annemin terliğinden çıkan sesi ve çaydanlığın kahvaltı sinyalini veren sesini dinlerdim. Ama o sabahlar asıl, babamın uyanışıyla başlardı. Verdiği parayla bakkalın yolunu tutar, sadece şu iki temel şeyi alırdım: ekmek ve gülen salam. Bu sefer daha hızlı adımlarla eve gelir, kendimi masaya atardım. Ailem için sıradan, benim için büyülü an böyle başlardı. Çünkü içinde iki dilim olan, kime anlatsam hatırlamayan, alt benliğime çıkmazcasına yerleşmiş olan salam, paketin içinden bana gülümserdi. Başka hiçbir şeye benzemeyen tadı, gözleri ve kocaman gülen ağzıyla birlikte, sohbet başlar, mutlu yüzlerle hayatımızın en güzel dönemine ait, en güzel kahvaltısını yapardık. Ne konuşulduğunun, gazetede yazanların pek önemi yoktu. Çünkü o an başka bir hissiyat içinde olurdum. Tabii bu mutlu günün devamında, İngiltere Konsolosluğu'nu solumuza alarak başlayan yürüyüş, Maçka'ya kadar sürer, suyu çekilmiş havuzun içinde bulunan bozuk paraların dondurma işareti olmasıyla artık eve gitmek gerektiğini düşünmem de aynı güne tekabül ederdi. Babalar, pazar gününü tatlı bir yorgunlukla değerlendirirken, biz çocuklar için ertesi gün okulmuş, ödevlermiş, yorgunlukmuş vız gelirdi. Akşamına pazar gecesi sineması eklenince bir de, değmeyin keyfimize...
Yıllar yılları kovaladı, 90'ların üstünden çokça zaman geçti. Özellikle yeni yeni keşfedilen pop müziğe bedenlerimizi teslim ederken, hızlı tüketim çağına da girmiş bulunduk. Yitirdiklerimizin yerine yenilerini koyma çabası, bazen yenilerden ziyade eskileri canlandırma telaşı, bir taraftan da bu yeni döneme ayak uydurmaya çalışmamızla beraber, karıştık, karmaşıklaştık.
Belki yalnızca tüm bu sebeplerden gülen salam benim en iyi arkadaşımdı. Hani içine ekip canlanmasını beklediğin filizler vardır ya, o misal. Ya da gök gürültüsünden korkan çocuk, korunağı olan oyuncağına sarılır ya, onun gibi... Yıllar yılı bana eşlik edip, filizimi canlı tutmamı sağladı. Gülen salam aşka, umuda, varlığımıza, geçmişten bugüne geçişimize, barışa, pazar kahvaltılarına olan inançtı. Nasıl ki umut kutudan çıkmak üzereyken Pandora kutunun kapağını kapattı, işte bizim kutunun içine hapsolmuş umuda duyduğumuz merak gibi, gülen salamın hızlıca tarihe karışmış olması bundandı.
Buzdolabında artık ihtiyacımızdan fazlası var. Tabaklarımız daha büyük, yediklerimiz ve yemediklerimiz arasında seviyesiz bir mesafe söz konusu. Masadan eksilenlerle, ayak üstü kahvaltılarla, birbirinden farkı olmayan günlerle, aramızda olanlarla olmayanlarla... Sıradaki şarkı ikibinli yılların vücutları ve nitelikleri arasında ters orantı olan bireyleri için geliyor: "Ne kalır yarına bizden sonraya, her şey binip gitmiş uçurtmalara..."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bu Blogda Ara
Blog Arşivi
Popüler Yayınlar
-
Lisede İngilizde ödevim için bir film anlatmam gerekiyordu. Tesadüfen izlediğim, ama o gün anlam yükleyemediğim film, şimdi anlamını buldu....
-
Antoine de Saint-Exupery'in zamansız kitabı ‘Küçük Prens’in yazarının elinden çıkmış orijinal suluboya çizimleri gelecek hafta Pari...
-
- Kızartma tavasına yapışan yiyeceği çıkarabilmek için tavaya biraz su dök ve bekle. Bir süre sonra yiyecek kendiliğinden çözülür. ...
-
Mimarisi gelişmiş ülkeler kategorisinde gerilemekte olanlara düşmekteyizdir diye tahmin ediyorum. Sinan gibi mimarların bıraktığı eserlerin...
-
Eski manken, yeni tasarımcı Şeyma Subaşı, ‘Sonbahar Melankolisi’ adını verdiği koleksiyonuyla İstanbul Moda Haftası’nın kapanış defile...
-
Doğum tarihi, babasının çok geç yazdırmasından dolayı çok net olmayan Yılmaz Güney'i, Şanlıurfalı olan ve kan davasından kaçmış baba...
-
İngiliz sanatçı Jason de Caires Taylor, Meksika'nın doğu kıyısı açıklarında 400 heykelden oluşan su altı heykel müzesi hazırladı. B...
-
* Atılacak ilk adım sevmenin de tıpkı yaşamak gibi bir sanat olduğunu kabul etmektir; müzik, resim, marangozluk, doktorluk, mühendislik ...
-
Kapı Yayınları’ndan çıkan Sultan Polat’ın ilk kitabı Evliya Çelebi ve Ahit Sandığı raflardaki yerini alarak, okuyucuyla buluştu. Sult...
-
.... Sana bir hikayeden başka verebilecek hiçbir şeyim yok. Eğer bir gün dünyaya niye geldiğine lanet edersen, eğer ben o gün orada olam...
